NEDEN BU KADAR KAYGILIYIZ
Son yıllarda çevremize baktığımızda ortak bir duygu görüyoruz:
Kaygı.
İnsanlar daha gergin, daha sabırsız, daha tahammülsüz ve çoğu zaman kötü bir şey olacakmış gibi hissediyor.
Peki gerçekten neden bu kadar kaygılıyız?
Bugün bunu sadece “anksiyete nedir?” şeklinde anlatmayacağım.
Biraz hayatı, biraz toplumu, biraz da beynimizin nasıl çalıştığını konuşacağız.
Çünkü kaygı yalnızca kişinin içinde oluşan bir duygu değildir.
Yaşadığımız çevre, belirsizlikler, ekonomik baskılar, ilişkiler, sosyal medya, sürekli haber akışı ve geleceğe dair kontrol hissimizin azalması da beynimizin alarm sistemini etkileyebilir.
Beynimizin en temel görevlerinden biri bizi tehlikeden korumaktır.
Bu nedenle belirsizlikten pek hoşlanmaz.
Ne olacağını bilemediğimiz durumlarda beyin çoğu zaman “bekleyelim görelim” demek yerine olası tehlikeleri taramaya başlar.
Ve bu sistem uzun süre açık kaldığında kişi kendisini sürekli tetikte hissedebilir.
Sabah uyanır uyanmaz telefonu kontrol etmek…
Gün içinde defalarca haber okumak…
Sosyal medyada sürekli başka insanların hayatlarını görmek…
İş, para, sağlık veya aileyle ilgili belirsizlikler…
Bunların her biri tek başına küçük görünebilir.
Ama hepsi üst üste geldiğinde beynin alarm sistemi hiç kapanmayan bir güvenlik kamerasına dönüşebilir.
Ve bir süre sonra kişi şunu söylemeye başlar:
“Ortada ciddi bir problem yok ama ben yine de rahatlayamıyorum.”
İşte kaygının önemli özelliklerinden biri burada ortaya çıkar.
Tehlikenin gerçekten var olması gerekmez.
Beynin tehlike ihtimalini yüksek görmesi yeterlidir.
Beden de buna cevap verir.
Kalp hızlanabilir.
Kaslar gerilebilir.
Nefes değişebilir.
Terleme olabilir.
Mide ve bağırsak sistemi etkilenebilir.
Baş dönmesi veya sersemlik hissi ortaya çıkabilir.
Ve kişi bu bedensel belirtileri yanlış yorumlamaya başlarsa ikinci bir döngü oluşur.
“Kalbim hızlı atıyor. Acaba kalbimde bir sorun mu var?”
“Nefes alamıyorum. Ya bayılırsam?”
“Başım dönüyor. Kontrolümü kaybedeceğim.”
Bu düşünceler korkuyu artırır.
Korku da beden belirtilerini artırır.
Beden belirtileri arttıkça kişi daha fazla korkar.
Ve bazı insanlarda bu döngü panik atağa kadar ilerleyebilir.
Burada çok önemli bir noktayı söylemek istiyorum:
Panik atak yaşayan kişi rol yapmıyor.
Abartmıyor.
O sırada beden gerçekten yoğun bir alarm tepkisi yaşıyor.
Sorun, alarmın gerçek bir yangına değil, beynin tehlike olarak yorumladığı bir duruma tepki vermesidir.
Peki neden bazı insanlar bu döngüye daha kolay giriyor?
Tek bir nedeni yok.
Kişilik yapısı, geçmiş deneyimler, travmalar, öğrenilmiş korkular, aile ortamı, stres düzeyi, uyku, yaşam tarzı ve kişinin bedensel belirtileri nasıl yorumladığı bu süreci etkileyebilir.
Bir diğer önemli konu da kaçınma davranışıdır.
Örneğin kişi bir alışveriş merkezinde panik yaşadıysa bir süre sonra alışveriş merkezlerinden kaçmaya başlayabilir.
Uçakta panik yaşadıysa uçmaktan kaçınabilir.
Asansörde sıkışmış gibi hissettiyse merdiven kullanmaya başlayabilir.
Kısa vadede kaçınmak kişiyi rahatlatır.
Ama beynin öğrendiği mesaj şudur:
“Demek ki burası gerçekten tehlikeliydi. Kaçtığım için kurtuldum.”
Bu nedenle korku zamanla daha da güçlenebilir.
Psikolojik çalışmalarda amaçlardan biri, beynin bu yanlış alarm sistemini yeniden değerlendirmesine yardımcı olmaktır.
Kişi korktuğu duygu, düşünce veya durumlarla kontrollü biçimde karşılaştığında beyin yeni bir şey öğrenebilir:
“Bu durum rahatsız edici olabilir ama mutlaka tehlikeli değil.”
Bizim çalışmalarımızda kullandığımız yöntemlerden biri de sanal gerçeklik uygulamaları.
Sanal gerçeklik özellikle uçuş korkusu, kapalı alan korkusu, asansör, açık alan, bazı sınav kaygısı senaryoları ve benzeri durumlarda kontrollü bir ortam oluşturmaya yardımcı olabilir.
Burada amaç kişiyi korkutmak değildir.
Amaç, gerçek hayatta karşılaşılması zor olan bazı durumları güvenli ve kontrollü bir ortamda çalışabilmektir.
Elbette her yöntem herkes için uygun değildir.
Önemli olan yöntemi kişiye ve probleme göre belirlemektir.
Kaygıyla ilgili en büyük yanlışlardan biri de “Hiç kaygılanmamalıyım” düşüncesidir.
Kaygı tamamen kötü bir duygu değildir.
Kaygının görevi bizi korumaktır.
Problem, kaygının hayatımızı korumaktan çıkıp hayatımızı yönetmeye başlamasıdır.
Eğer sürekli geleceği düşünüyor, zihninizde kötü senaryolar üretiyor ve rahatlayamıyorsanız kendinize şu soruyu sorun:
“Şu anda gerçekten bir tehlike mi var, yoksa beynim bir tehlike ihtimali mi üretiyor?”
Bazen bu iki şeyi birbirinden ayırmak bile kaygıyla ilişkinizi değiştirmeye başlayabilir.
Önümüzdeki videolarda panik atağı, korkuları, takıntıları, ilişkileri, çocuk ve ergen psikolojisini ve günlük hayatta yaşadığımız birçok konuyu psikoloji açısından konuşacağız.
Ayrıca sanal gerçeklik ve binaural ses uygulamaları gibi yeni yöntemlerin psikolojik çalışmalarda nerelerde kullanılabildiğini de ayrıca ele alacağız.
Hakan Aydın Neuropsikoloji.
